SAYFALAR

Facebook Twitter Instagram Google RSS

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kırk Yılda Bir

Bir baktım kırk olmuşum. Bir bakmıştım on sekiz de olmuştum, yirmi beş de olmuştum, hatta otuz oldum diye ulusal yas da ilan etmiştim ama şimdi bir baktım kırk olmuşum. “Olsun, seksen olmaktan iyidir” diye avutup duruyor insan tabi kendini; on sekizken de yirmi beş değilim diye mutluydum, yirmi beşken otuz, otuzken de kırk olmadığıma şükrederdim. Bu böyle sürüp gidecek, ta ki şükredecek gün kalmayıncaya dek.

Her yaş dönümünde şöyle bir durum değerlendirmesi yapmak adettendir, üstelik kırk da önemli, eh biraz da kutsal; vardır büyüklerin bir bildikleri.

Dünya güneş çevresinde kırkıncı turunu tamamlamış demek ki ben doğdum doğalı; tebrik ediyoruz kendisini ve teşekkür ediyoruz güneşe her sabah yeni bir umutla uyandırıp günümü aydınlattığı için.

Ben gecenin bir yarısı doğmuşum, güneş üzerime sonradan doğmuş, ben doğduğumda geceymiş ne gam, gözüm açıldığında anlamışım demek ancak güneşin kadrini kıymetini.

Türk filmlerindeki gibi mutlu-mesut bir çocukluğum oldu benim (biliyorum mutlu ve mesut aynı şey ama birarada kullanmayı seviyorum böyle zamanlarda). Orta gelirli bir ailenin ikinci ve son çocuğu olmakmış şansım. Dünya iyisi bir anne, dünya tatlısı bir baba, ikisinin karışımı tam kıvamında ama biraz da hercai bir abi; genişçe de bir akraba-ı taallukat ile güle oynaya geçti çocukluğum.

Mızmız, hastalıklı ama durduğu yerde durmayan, bir o kadar da çalışkan, terbiyeli, efendiden bir çocukluktu benimkisi. İstanbul’da doğduğumdan itibaren Moda’daki iki yıllık bebekliğimi saymazsak, doğma büyüme Koşuyolulu diyebilirim kendime. O zamanlar “villa” denmezdi oturduğumuz bahçeli evlere; bahçeli evlerden kurulu müthiş güzel, müthiş mütevazı, müthiş sakin ama bizim çocukluk heyecanlarımızla müthiş renkli güzel günler geçirdim orada ben. Dalından meyve yedim, ağaçtan düştüm, bahçede kuyu kazıp kızıldericilik oynadım; akşam ezanından önce evde olmam gerekti hep. Yine de haşarı değildim, düşüp pantolonumu ilk yırttığımda babam alnımdan öpmüştü benim.

Biraz kuralcıydım, yani kurallar iyi bir şeydi, bir kural varsa uyulmalıydı, ona uymayanlar da cezalandırılmalıydı. Çocukkenki ispiyonculuğum oradan gelir; hayır, kimseyi ele vermenin hazzı değildi benimkisi; ben kurallara uyuyorsam herkes uymalıydı, uymayanlar sıradışılığın meyvesini tatmanın bedelini mutlaka ödemeliydi; paçayı kurtarmaya çalışsalar da enseletmek görevimdi. Çok çekti abim benden çok. Ben sıskalıktan okul çantamı taşıyamadığım için benden sadece bir buçuk yaş büyük olmasına rağmen hem çantamı taşıyan, hem de beni omuzunda evden okula götüren abimi ispiyonlardım ben :) Bir de nasıl kıskancım, ölüyorum kıskançlıktan :) Ama abim de kıskanılmayacak gibi değildi; benim tam tersime gürbüz, sağlıklı, hiçbir şeyden sakınmayan, cesur, becerikli, şirin mi şirin bir çocuktu; tüm bu meziyetler beni delirtmeye yeterdi zaten :)

Şimdi çok garip geliyor bana bu duygular, bir o kadar da uzak. Kıskanma duygusunu hiç tatmamış gibi damağım, alık alık bakıyorum o günlerime; abimden defalarca özür dileyerek.

Okulda çalışkandım allah için, zaten başka da doğru dürüst bir meziyetim yoktu, eh bu yüzden derslere asıldık haliyle. İneğin hallicesi, gıcık bir tip işte. Hayatı ders çalışmak sanan, saate takvime riayet eden, terli terli su içmeyen, zaten içse de hasta olan, mızmız, huysuz, uyuz bir tip :) Yok o kadar da kötü değilimdir herhalde, sonuçta bir sürü arkadaşım vardı, çok severdim arkadaşlarımı, hayal dünyam çok genişti, iki çubuk bir taştan dünya kadar oyun yaratırdık birlikte, saatlerce oynardık hiç sıkılmadan.

Büyüdükçe bir şeylerin tuhaf olduğunu sezmeye başladım zamanla. Ben büyüyordum ve dünya gözüme bir garip görünmeye başlıyordu. Bana öğretildiği gibi değildi hayat; hele hele mutlu Sezercik filmleri gibi hiç değildi. Yine de kabul etmek istemedim, kendi gerçekliğimle şekillendirmeyi başardım dış dünyayı yıllarca. Bu beni 18-20 yaşıma kadar getirdi sağ salim.

Üniversite üçteyken dünyanın sonunun geldiğini düşünmüştüm. Ölmekten korkmasam ölmeyi denerdim herhalde :) Ama yemedi :) Mecburen yaşamak zorunda kaldım :) Felsefe üçteydim, inandığım tüm değerler ayağımın altından çekilivermişti, basacak hiçbir zeminim de kalmamıştı. Dış dünyanın gerçekliği de topyekün toz bulutu olup uzaklara kaçmıştı.

Sonra bir baktım durum fena, son anda bir çıkış yolu buldum kendimce, Descartes hesabı, ulaştığım çıkmaz sokağın da gerçek olmadığına karar vererek kendime kendimce bir dünya kurdum yeniden. Artık tek amacım vardı, “mutlu olmak, her ne pahasına olursa olsun”. Baktım yarım bardak suyun içinde yarım bardak su var, eh haliyle yarım bardak su da yok. Şimdi bir ömür bardağın yarısı boş diye üzülmekle elime bir şey geçmeyeceğinden, kalan yarısının dolu olmasıyla avuttum kendimi; epey de bir başarılı oldum. Bırak yarısının dolu olmasını, içinde bir damla su varsa sorun kalmamıştı artık. Böyle böyle yıllarımı geçirdim.

Okul sonrası master ve araya hançer gibi giren askerlik macerası ile felsefe mezuniyetimin üzerine cila çektim “doğu”da. Yaşamın nasıl bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu o zaman anladım. Ölmek o kadar yakındı ki, ölmek o kadar gerçekti ki, ne yapıp edip hayatta kalmalı, hakkım olan nefesi sonuna kadar kullanmalıydım. Tam bir yıl dağ başlarında kimi zaman eksi otuz derecelerde bunu düşündüm, telefonsuz habersiz, kabansız katıksız aklımı kaçırmamak için debelendim. Sonunda sağ salim dönmeyi başardığımda artık kimsenin benden normal olmamı beklemeye hakkı yoktu gözümde; kimse benden hiçbir şey olmamış gibi davranmamı isteyemezdi. Ben hayatın öteki yüzünü, bir de orada görmüştüm tam bir yıl boyunca.

Hemen ardından bordrolu iş yaşamı başladı, araya bir yalan yanlış gönül meselesi girip de hayattan ne beklediğimi tam olarak anladığım dönemde en çılgın adımları atarak hayatımda ilk defa hiçbir pişmanlık duymadan ne yapmak istiyorsam onu yapmayı öğrendim. İşte bundan sonraki yolumu da tam da o dönemde çizdim. Aşk denen şeyle işte o zaman tanıştım.

Artık hayat benden yanaydı; ben yerimde durur muyum; Doğu’nun dağlarında dibe vuran hayat ibrem bu kez Amerika’yı gösterdi; işte o zaman gökyüzündeki bulutları gerçekten hissettim. Amerika macerası benim için bir “yurt dışı ve dil öğrenme” deneyiminden çok, bir kez daha kendimi ve dış dünyayı tanıma dersi oldu. Hayatımda ilk kez çok büyük çoğunluğu benim gibi düşünmeyen insanların arasında olmanın yarattığı ruh halini unutmam mümkün değil. Bakış açım tamamen değişmişti.

Ama Amerika’dan da dönmem gerekiyordu, çünkü dönmemi gerektirecek çok çok önemli bir neden vardı; gözümü bile kırpmadan döndüm, hiç tereddütsüz.

Para pul hep sorun oldu, hep çok çalıştım. Zaten ömrüm ben yirmi günlükken çalışma hayatına başlayan annemin yanında, hep “dükkan”da geçmişti. Ben o dükkanda büyüdüm, o dükkanda oynadım, okuma yazmayı o dükkanda öğrendim. Okul dışındaki tüm zamanlarımı dükkanda anneme yardım ederek geçirmiştim. Üniversitedeyken bile, okul çıkışı, part-time iş çıkışı, ingilizce kursu çıkışı, tüm yaz tatillerinde hep dükkandaydım, hep çalıştım! Üstüne bir de gerçek iş yaşamı binmişti, işte de çok çalışıyordum, bazen haftanın her günü, hiç tatilsiz, yıllık izinler hep lüks diye kakılıyordu kafama, nefes bile aldırmadılar bana, hep öyle çalıştım. İş çıkışları bile gidip annemin dükkanına yardım ederdim, şimdi unutuldu tabi o günler, kimsenin umurunda değil, “öyle olması gerekiyordu” deyip geçiştiriliyor kaybettiğim gençliğimin seçme şansım olsaydı kendime ayırmayı tercih edeceğim en güzel günlerim.

İş hep sorundu, ben oyunu kuralına göre oynamayı hiç bilemedim. Hep sandım ki işini doğru yaparsan hak ettiğini alırsın; olmadı öyle, hiç olmadı; ben de bir süre sonra umursamayı bıraktım. Reddettim her şeyi, bana dikte edilenleri. Zaten on yıl önceydi bu anlattığım, otuzuma tam yeni girmiştim, hayatım tepetaklak olunca geri kalanını da ben tepetaklak etmiştim. Kendimce bir çıkış yolu buldum ve o yolda kimseye kulak asmadan ilerledim. Çok uğraştım, çok mücadele verdim; sonuç: Denedim, olmadı; dert değil, olmadı ama denedim; hiç aklımda kalmadı...

Sonra yeniden plaza insanı olmak zorunda kaldım, çarklar yeniden aynı aynı dönmeye başladı. Olsundu, hayatı güzelleştirmenin bir yönünü illa ki bulmayı başardım. Artık gezme vaktiydi, dünyaya açılma vakti; ne kazandımsa hepsini yurt dışı gezileri için harcadım. Üniversitedeyken “Kadıköy’e bile inmeye param olmadığı zamanlar”ı yaşamış ben, artık bir geceliğine bile olsun hafta sonu tatili için Viyana’ya gidiyordum misal, Frankfurt’a gidiyordum, Saraybosna’da bir bodrum katında kalıyordum bazen, bazen Fransa’da bir şatoda kutluyordum doğum günümü; hayatı her yönüyle, her şeyiyle yaşamayı seviyordum çünkü. Şöyle hızlıca bir sayıyorum da, bugüne kadar elliden fazla şehir gezmişim Avrupa ve Kuzey Amerika’da; bu bile ne kadar güzel bir hayat yaşadığımı göstermez mi? Sadece sayı değil güzel olan, her biri ayrı ayrı özel, her biri “en güzel” nice tatiller, nice geziler nasip oldu bana. Yolum da güzeldi yol arkadaşım da.

Sonra bir gün anladım ki doğum büyüdüğüm topraklar, İstanbul yetmiyordu bana nefes alıp verebilmem için; nedenlerini saysam sayfalar sürecek konular yüzünden gözüme yurt dışında yaşamayı kestirdim; onun hikayesini bir gün uzun uzun anlatırım; sonuçta o oldu, bu oldu, şu oldu; kendimi Paris’te yaşarken buldum işte.

İstanbul’dayken diyordum “bari kırk yaşıma başka bir ülkede yaşıyorken gireyim...” O da oldu bak, hayat bana daha ne yapsın?

Şimdi hayatımın en güzel dönemini yaşadığım demlerimdeyim. “Kırk oldun” diyorlar bana, oldum çok şükür; iyisiyle kötüsüyle ama hep mutlu kırk güzel sene geçirdim. Nazar değse İngiltere kraliçesine değer zaten, hem inanmayana nazar da değmezmiş; o yüzden rahatlıkla söyleyebiliyorum ki bu dünyanın en şanslı insanlarından biriyim. Hep sevdim, hep sevildim.

Bundan sonrası ne olur bilinmez; kim bilebilir ki geleceği; bilse eline ne geçer ki? Her ne olursa önümüzdeki günlerde, ömrümüz varsa yıllarda, her şeye hazırım. Dolu dolu yaşadım; elimden geldiğince neyi istedimse onu yaptım. Keşkelerim olmadı hiç, çünkü biliyordum ki ne olmuşsa olması gerektiği için olmuştu, ne olmamışsa beni bu güne hazırlamak için olmamıştı. Şimdi bu gündeyim: 10 Aralık 2012, Paris’teyim. Doğru zamanda doğru yerde doğru hayatı yaşamanın iç huzurundayım. Dünyayla barışık, varoluşuyla barışık bir alemdeyim. Biliyorum aslında hayatın gerçeklerini; acımasızlığını, ikiyüzlülüğünü, eşitsizliğini; hem de iliklerime kadar hissediyorum. Elimden geldiğince direniyor, elimden geldiğince doğrularımla yaşamaya çalışıyorum. Kuru bir polyannacılık değil benimkisi. Sevgi pıtırcığı bir hayat hiç değil. Evet bu hayatı seviyorum ama seçme şansım olsaydı inanın yaşamak seçeneğini en başından beri seçmezdim; hiç gerek yoktu bu saçma düzende savaş vermeye çünki. Ama madem geldim, dibine kadar yaşarım, hakkım olan nefesleri söke söke alırım. Başkaları için yaşamakla kendim için var olmanın altın ortasını keşfettiğim günden beri buldu dengesini her şey. Nasıl güzel, nasıl dingin.

Sözün özü dostlar bugün kırk oldum ben; yolun yarısıdır, başıdır sonudur bilmem. İnsan kırk yılda bir yazabilir böyle bir şey, insan kırk yılda bir aşık olabilir.

Ben hayatta bir kez aşık oldum ve hep o aşkımı sevdim.

Şimdi kırk yaşımdayım, bu kırk yılın her biri için tek tek teşekkür ederim.

Ahmet ORE


Kişisel yolculuğumda kendime yazılar: Sen Mutluluk Olmalısın... Bu hayat yeterince zor ve karmaşık, onu elimizden geldiğince güzelleştirmek ve kolaylaştırmak bize kalmış. Hayatta hiçbir şeyi yapamıyorsak bile en azından başkalarının hayatlarını kolaylaştırmaya çalışalım. Hiçbir şey değilse bile bir tebessüm belki? .............................. Bu sitede yer alan tüm fotoğraflar ve site içeriği aksi belirtilmedikçe şahsıma aittir. İçerik ve linklerde rastlayacağınız olası hataları ahmet@pariste.net adresine mail atarak belirtirseniz çok sevinirim. Ayrıca bu yazı ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerinizi yorum bölümüne yazmaktan çekinmeyiniz. İlginiz ve desteğiniz için teşekkürler.

12 yorum:

  1. Eldivensiz der eskiler böyle yazılara, ancak bu kadar içten ve bu kadar samimi olabilirdi herhalde. İnsan bilse de bu hikayeyi yine de dönüp dönüp baştan okumak istiyor. Umarım bir gün devamını da okumak düşer payımıza, hem kimbilir belki biraz daha uzunca ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ömrün üçte biri bitti diyorum ben, yani ergenliği tamamladık, kalan seksen yılın kırk yılı olgunluk, kalan kırk yılı da ileri olgunluk dönemi olacak. e haliyle, her şey çok güzel olacak...

      Sil
  2. Makyajım bozuldu senin yuzundennnnnnn!!;)))) akiverdi iki damla öylece... Daha anlatacak cooook hikayelerin olacak senin ve biz hep zevkle, keyifle okuyup dinleyeceğiz onları. İyi ki doğdun, iyi ki varsın!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok çok teşekkür ederim ismi bende saklı güzeller güzeli kişi :) biz hep birlikte olacağız, hayat da hep güzel olacak...

      Sil
  3. iyi ki varsın..ispiyoncu olabileceğini kırk yıl düşünsem aklıma getirmezdim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hem de nasıl ispiyoncuydum ama sırf abime karşı :) ama benimki tamamen eşitlik ve adalet duygusunun yanlış tezahürü :) misal, annem bir yere giderdi, abimle ben dükkana bakmak zorunda olurduk; sonra abim derdi "ben iki saat sonra geleceğim" gelmezdi. saatlere uyma konusunda müthiş hassastım ben; akşam olunca anca gelirdi geri, ben de önce anneme yetiştirirdim, sonra da babama. ama haksızlık vardı ortada, ben haklıydım, ben hep dükkana bakmak zorunda kalırdım, abim de hep gezer eğlenirdi, bunun bir bedeli olmalıydı :)

      şimdi düşünüyorum da, en çok bedeli hangimiz ödedik acaba...

      Sil
  4. Ahmet bey.ilk cümleyi okudum ve ağzımdan çıkan ilk cümle: "yok artık 40 yaşına mı girmiş medigo?" sonra şaşkın bir şekilde okurken yutkunduğumu hissettim. sonra hakkınız olan nefeslerle bi tebessüm edişim... azizim demem o ki siz hiç yaşınızı göstermiyorsunuz.bunu hem sizin instagram'da paylaştığınız fotoğraflar ile hem de benim tornet etkinliği günüme olumlu yanıt vermiş olmanızla izah edebilirim.tekrar doğum gününüz kutlu olsun:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. eh yaşını göstermemek iyi bir şeymiş gibi görünse de bazı dezavantajları da var. insan bazen kendini sahen gösterdiği yaşta hissedip kalıbına, daha doğrusu nüfus kağıdında yazana bakmadan olmadık şeylere bulaşabiliyor. bir de herkesin doğal bir şekilde yıprandığı hayatta kendi yıpranmaları daha bir yaralayabiliyor, yük oluyor bir nevi. yine de kadir kıymet bilenlerdenim ve kafada algılanan, hayal edilen yaşta kabul edilmeyi tercih ederim. kırk yaşında olmak teorik olarak korkunç bir şey, hayatta bana o yaştaymışım gibi davranılmasını istemem mesela :) ne o öyle koskoca adam gibi :)

      işin şakası bir yana, çok çok teşekkürler...

      Sil
  5. sevgili medigo;
    müthiş çok etkilleyici
    dönüm noktası
    ve
    sen
    ne hoş sizi tanıdığıma memnun oldum
    kendine gelişin öyküsü
    sevgiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok çok teşekkür ederim; elimden geldiğince, özetleyebildiğimce kırk yılın genel durum değerlendirmesi diyelim. aslında yazacak daha çok şey var, ömür oldukça...

      Sil
  6. hadi yav, sen kırk mısın?

    mevzuya böyle girersem 40' ın şokunu yatıştırıcı bi etkide bulunurum diye düşündüm :)) ama gerçekten o resim 40 değil bak diyeyim. hem ne işin var elin paris' in de, istanbul iyidir, iyi diyorlar yani ben sevmem kendisini...

    ayrıca o bardağın yarısı boş bende, dolusunun farkına varamadım henüz..

    sonra mutlu yıllar, huzurlu yıllar, güzel yıllar vs.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yalan olmasın, bu resim 39,7 filanken çekildi, kırk yaşındaki halim değil :) geçiyor yıllar, bana biraz iyi davransa da nihayetinde ajda ablamın da dediği gibi "yıllar bana da ihanet ediyor" :) ama olsun, güzel güzel geçirdik, daha doğrusu hep güzel olanları görüp güzel olanları akılda tutmayı becerdik. yoksa herkesin hayatı inişli çıkışlı tabi.

      yarım bardak meselesine gelince, yazıda da söylemeye çalıştığım gibi hayat kendini üzmeye değmeyecek kadar kısa. misal ben hayatın ne kadar güzel olduğunu hatırlamak için mezarlık ziyaretini öneririm. ölüm bana "hayat boş" duygusu vermez, "hayat kısa, ne yapacaksan çabuk yap, vaktinin kıymetini bil, elinden geldiğince hayatı güzelleştir ve tadını çıkar" fikrini aşılar.

      nihayetinde ölüp gideceğiz, surat asıp o günü bekleyemeyeceğim, sen de bekleme, hazır nefes hakkın varken güzel güzel yaşa, tavsiye ederim :)

      Sil

KATKIDA BULUNANLAR

Fotoğrafım

Paris'te bir İstanbullu.
Herkes kadar aynı herkes kadar özel biri.
Okur, yazar, çizer, gezer, düşünür; anlamaya çalışır.
ekşisözlük/masseur
instagram/medigo

Pariste.Net

BİLGİ VE TEŞEKKÜR

TAKİP EDENLER

İLETİŞİM FORMU

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Powered by Blogger.