SAYFALAR

Facebook Twitter Instagram Google RSS

10 Aralık 2015 Perşembe

Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique

Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Bu doğum günümü hiç unutmayayım diye mutlaka yazmalıydım. Gerçi unutulmaz bir doğum günüydü ama yıllar geçtikçe insan detayları atlayabiliyor; oysa 2015 Aralık'ında hiçbir ayrıntısını unutmamam gereken bir doğum günü sürprizi yaşadım. Yılların hayaliydi, anlatayım:

Aranızda kış aylarında doğanlar ne düşünür bilmem ama ben yıllardır doğum günlerimi soğuk kış gecelerinde kutlamaktan şikayet eder, "bari bir doğum günümde de eşi dost toplanıp sıcak bir memleketin plajında, mayolarla şortlarla kutlama yapsak ve doğum günümde pastam sıcaktan erise" diye hayal kurardım (Bkz Ekşi Sözlük)

Son dönemlerdeki doğum günlerimi başka bir ülkede geçiriyor olmak büyüleyici olsa da, genelde gittiğim ülkeler Avrupa ve Kuzey Amerika olduğu için yine kış vakti kutlama yapmak zorunda kalıyordum. Tabi Londra'da, Amsterdam'da, Toronto'da yeni yaşıma girerken "Hey Allahım, bir sıcak memlekette doğum günü kutlamak nasip olmadı" diye şikayette bulunmak ironik olsa da, tüm espirisine rağmen bu şikayetimin bir ciddiyet payı vardı.
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Sonra yıllar sonra bir şey oldu: 5 Aralık 2015 Cumartesi sabahı kendimi Orly Havaalanı'nda buldum. Bana tek söylenen, bu doğum günümde pastamın eriyecek olduğuydu. Bu sürprizi o kadar sevdim ki nereye gideceğimi öğrenmek için hiç çaba harcamadım. Aksine, öğrenmemek için epey uğraş vermem gerekti. Ne check-in'de, ne pasaport kontrolünde, ne de uçağa binerken nereye gideceğimi dair en ufak bir fikrim yoktu. Her seferinde ya hasır şapkamın siperliğini önüme eğdim ya da yapılan anonslarda kulaklarımı tıkadım. Hayatımda ilk kez nereye gideceğini bilmediğim bir uçağın içindeydim.

Uçağın kapıları kapandı, kemerlerimizi bağladık. Artık hiç gitmek istemeyeceğim bir yer olsa  bile gitmek zorundaydım :) Hostesten, kalkış anonsunu yaparken duyduğum "Karayipler" lafından sonra gözlerim yuvalarından fırladı! Bunu hiç beklemiyordum. Çünkü tatile çıkmadan önce "bir yere gideceğimiz için" aşı olmuştum. Ben de Afrika taraflarında egzotik bir yerlere gideceğimizi sanmıştım :) İlk şaşkınlığım geçince Karayipler'in neresine gideceğimi anlamaya çalıştım. Aldığım yanıt beni daha da şaşırttı: Fort-de-France... Çünkü buranın neresi olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu... Sonra daha önceden hazırlanıp beyaz zarf içine konmuş olan tatil rehberi kitabı Routard'ı açınca anladım ki istikamet: Martinique!

Martinique (Martinik) Fransa'nın Karayip Denizi'ndeki eski sömürge adalarından biri. Günümüzde Fransa'nın departmanlarından biri olarak geçse de yarı özerk özel bir konumu var. Tabi bu bilgileri Fransızca'yı ilk öğrendiğim zamanlarda kursta anlatmıştı hocamız ama o ana kadar Martinique'in dünyanın neresinde olduğunu hiç aklımda tutmamışım; şimdiyse oraya uçuyordum :)
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Yaklaşık sekiz saatlik bir yolculuktan sonra kıtaları aşarak Venezüela'nın kuzey doğusundaki Martinique Adası'na iniş yaptık. Paris'te hava 10 dereceydi, Martinique'te ise bizi 30 derecelik bir hava karşıladı! Benim için bir rüya çoktan gerçekleşmişti... Araba kiralarken görevli kadın bana kartımdan güvenlik için 600 euro teminat çekileceğini söyledi; ehliyetimi uzatıp bakınca da "Aa siz 25 yaşından büyükmüşsünüz, 25 yaş üstünden 300 euro teminat alıyoruz" dedi. Bu da bu güzel karşılamanın en güzel ikinci hediyesi oldu bana...

Arabamızı alıp Martinique'e akşam inerken biraz bakir, biraz geri kalmış ama illâ ki yemyeşil yollardan otelimize doğru yola koyulduk. Nerede konaklayacağımıza dair en ufak bir fikrim yoktu. Başkent Fort de France yakınlarındaki havaalanından güneye doğru inmeye başladık. Bizim konaklayacağımız yerin Sainte Luce'teki Pierre et Vacances tatil köyü olduğunu o zaman öğrendim.

Beni tanıyanlar bilir, hiçbir zaman tatil köyü insanı olmadım. Tatillerime hep mümkün olan en küçük sırt çantamı alıp çıkmaya alışkın biri olarak gittiğim yerlerde deliler gibi gezip keşfi yapmayı severim. Ama bu kez, Martinique'te konaklama seçeneklerinin sınırlı olması ve keşifler yapmak için bütün günü dışarıda geçirmek zorunda olmamamız nedeniyle bu kez tatil köyünde kalmak akıllıca olacaktı. Kaldı ki konakladığımız tesis hiç de öyle lüks bir yer değildi, sadece ideal konforu sağlamış, güvenli, temiz ve oldukça mütevazı bir tatil köyüydü; zaten çok da büyük bir yer değildi.
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Otelimize geldik ve odamıza geçtik. Artık iyice akşam olmuştu. Odanın terasından bakınca karanlıktan görebildiğim kadarıyla karşımızda beş tane palmiye duruyordu. Hemen bunları dilek ağaçlarım yaptım ve her birine "Sağlık, Mutluluk, Aşk, Huzur ve Para" isimlerini verdim. Palmiyelerin ardında da denizin karanlığı seçiliyor ve dalga sesleri tanımadığım kuş seslerine karışıyordu.

Sabahın altısında heyecanla dikildim ayağa ve bu kez masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir bahçe ve yine masmavi bir deniz selamladı beni. Artık benden mutlusu yoktu. Hemen koşup denize attım kendimi sabahın altı buçuğunda. Aralık ayında, Atlantik Okyanusu'nun batı yakasında Karayip Denizi'nde bir adanın cennet bir plajında yüzüyordum. Daha ne olsun...

Konaklamamızı tam pansiyon almadığımızdan kahvaltılarımızı odamızda yaptık. Hiç umudum yoktu ama her sabah mükellef sofralar kurmayı başardık terasımızda. Dev salatalıkların tadının bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim, domates "bahçe domatesi", mis gibi kokuyor, peynir ve kaşar harika, zeytinse iç güveysinden hallice. Eh bir de yumurta eklediniz mi yanına, Martinique'in kendine has bol sulu yeşil limonlarıyla da sosladınız mı önünüze geleni, sizden mutlusu yok. Bir de sadece tatillerde Nutella yemeye izinli biri olarak, aşağıdaki markete her sabah taze gelen brioche'lara sürdüğüm Nutella ile göğün yedi kat üzerine uçmam için gerekli bütün yakıtı almış oldum tabi.
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Benim gibi durduğu yerde duramayan biri nedense Martinique'te ilk gününü deniz-havuz-şezlong turu ile geçirdi. Nasıl ihtiyacım varsa artık dinlenmeye, güneşe, mavi gök yüzüne. Yüzmelere, uyumalara, yatmalara ve güneşlenmelere doyamadım. Güneş yağlarının kanserojen risk taşıdığını öğrendim ya geçenlerde, artık güneş yağı sürmeme de gerek yok; zaten hiç sevmem. Mis gibi uzandım tatlı tatlı aldım güneş ışınlarını tenime.

İkinci günden itibaren adayı keşif turlarına başladık. Sainte Anne tarafına inip, Grande Anse des Salines'i gördük. Peyzaj hayallerimdeki gibi olsa da denizin dalgalı olması turkuaz hayallerimi tam karşılamadı ama denize doğru uzanan palmiye ağacının üzerinde fotoğraf çektiremediğim için pişmanım :) Sainte Anne ise ufak ama adanın en sevimli kasabası bence. Deniz kenarındaki restoranlarda öğle yemeği yemekse çok keyifli. Kendimi Göcek sahillerinde gibi hissettim ama bu kez Aralık ayında olduğumuz için farkı çok daha iyi hissettim. Fort de France büyük, kaotik ve bakımsız bir başkentti. Metrobüs yolu bile yapılıyordu, hiç bize göre değildi. Trois Îlets ve özellikle Pointe du Bout tarafı keyifliydi. Le Vauclin tarafı bize hitap etmedi. Kuzeyde Le Morne Rouge tarafı tropik atmosferi ve yol üzerindeki Sacré Coeur ile ilginç olsa da batı tarafındaki Saint Pierre ve Fort de France arası da bize göre değildi. Bana göre adanın en keyifli kısmı güney tarafları oldu.

Adada müthiş bir rehavet vardı, kimsenin acelesi yoktu ve sanki kimse de çalışmıyor gibiydi. Herkes sıcaktan mayışmış, zaten kimse dünyanın umrunda değilmiş, onlar da dünyayı umursamıyorlarmış gibi bir atmosfer vardı Martinique'te. Ben de bu havaya hemen uyum sağladım. İlk kez bir tatilimde sosyal medyada rastladığım can acıtıcı haberler içime işlemedi, yalayıp geçti. Sırf bu bakımdan bile, zihnimin arınması açısından çok iyi geldi bu doğum günü hediyesi bana.
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Ve doğum günü sabahım... Sabah yine saatin altısında ayağa dikiliverdim. Tüm gece boyunca şiddetli bir yağmur vardı, sabah da yağmur durup durup devam ediyordu ama tropikal hava nedeniyle ortam sıcacıktı. Yağmur beni engelleyemezdi, bu sabah benim doğum günümdü. Bu kez üzerimizde sadece mayo ve ellerimizde havlularla, yağmura rağmen dışarı çıktık. Ayaklarımızda terlik bile yoktu, o derece. Yağan yağmurda, o sıcacık havada "ıslanmamak için koşarak" denize gittik :)

Sabahın altı buçuğunda kendimi denize attım. Koyda bizden başka kimse yoktu. Bir an yağmur dindi ve günün en özel anı gerçekleşti: Diamant denilen dev kayalık adanın olduğu  tarafta koskocaman bir gökkuşağı belirdi! Ama öyle böyle değil, kocaman... Denizin ortasındaydık, Aralık ayındaydık, doğum günü sabahımdı ve denizden yükselen dev bir gökkuşağı... Sadece şükrettim o an, aklıma başka bir şey gelmedi. Şu an burada olmamı sağlayan her şeye şükrettim ve dilimden yine o kelimeler döküldü: Sen Mutluluk Olmalısın...

Odaya koşup telefonu alıp bu anın fotoğrafını çeksem mi diye düşünmedim değil ama belki ben gidip gelene kadar o gökkuşağı kaybolacaktı, o zaman da içinde bulunduğum anın keyfini yaşayamayacaktım. Gerçi çok geçmeden ikinci bir gökkuşağı daha çıktı ama olsun :) Zaten günlerdir Instagram ve Twitter hesaplarımda resimler paylaşıp duruyordum; bir kez olsun dedim bu özel an sadece bizimle kalsın. O zaman, içinde bulunduğum o anın resmini zihnime kaydettim; ta en derinlere...
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Sonra harika bir kahvaltı eşliğinde doğum günü kutlama mesajlarına verilen yanıtlar, arayan eş dost ile sohbetler; güzel güzel geçti doğum günüm. Öğlen yemeği için yola koyulduk ve doğruca müdavimi olduğumuz Anse d'Arlet koyuna gittik. Burası en sevdiğimiz yer olmuştu. Adanın neredeyse her tarafını gezdik, içimize bu kadar sinen başka bir yer olmadı.

İlk gidişimizde sıcaktan bunalmış bir halde deniz kenarında ağaç gölgesinde bulduğumuz masaya yerleşip sipariş verdikten sonra "ama biz denize girecektik?" diye garson kıza söyleyince kızın "siz yüzün ben yemek hazır olunca size seslenirim" demesiyle ne zaman soyunduk ne zaman kendimizi denize attık hatırlamıyorum... Bir on dakika kadar yüzüp masamıza ıslak ıslak döndüğümüzdeyse soframız hazırdı.

O yüzden burayı çok sevdik ve en az dört kez daha yemeğimizi burada yedik. Hem yemek yiyorduk, hem şezlonglara yerleşip denize girip çıkma şansımız oluyordu. Kendi kendime hatırlatıp durum: Aralık ayındayız! Benim doğum günüm! Karayipler'deyiz...
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Yay burcu insanı olarak burçlara inanmıyorum ama bir Jüpiter var :) Oldukça şanslı biri olduğumun farkındayım. Şansımın kadrini kıymetini bilen biri olarak da bu şansın tadını fazlasıyla çıkarabiliyorum. Bakmayın siz anlattıklarıma; bu hayat zaten zor ve yorucu, o yüzden onu güzelleştirip kolaylaştırmak benim yaşam düsturum. Öyle olunca da yağ gibi akıp gidiyor işte.

Yıllar önce bir rüyamda yerin altında mağaralarda dolaşıyordum. O rüyada bir gedikten içeri doğru baktığımda apartman büyüklüğünde, saks mavisi dev bir kaplumbağanın yüzünü  bana çevirip gülümsediğini gördüğümden günden beri içimde bir huzur var. Geçtiğimiz aylarda da baba evinin salonunun ortasına oturmuş kestane rengi kocaman atın yanına oturup boynuna sarılarak onu sevdiğim, merdivenlerden indirip su içirmeye götürdüğüm rüyadan sonra da "artık bana karada ölüm yok"muş hissine kapıldığım da doğrudur. Elbette karada ölüm var ama en azından bende onun korkusu ve geleceğe dair en ufak bir kaygı kalmadı; öyle  bir genişledi ruhum.

Hayatla ilgili görüşlerimi, geçmiş yıllarıma yönelik değerlendirmelerimi yine bu blog'ta Kırk Yılda Bir yazımda anlatmaya çalışmıştım üç yıl önce. 43 olmuşum demek ki... Şimdi onları tekrar etmek istemiyorum ama sonuçta türlü türlü yaşanmışlıklar sonucunda bu yaşıma geldim. Hayat daha ne kadar nefes alma şansı tanıyacak bize bilmiyorum ama ben elimden geldiğince bana verilen hakkı en iyi şekilde kullanmak için elimden geleni yapacağım.
Kış Masalında Bir Yaz Rüyası: Martinique 10.12.2015
Bu dünyanın güzellikleri gezmeyle bitecek, görmeye doyulacak gibi değil ama işte biz elimizden geldiğince her nefes alma duraklarında kendimizi bir yerlere atmaya çalışacağız. Yeni yerler gören insan o yerleri hiç görmemiş insanlarla aynı değildir. Güzel bir sanat eseri ile etkileşime girmemiş bir insanın o eserle içsel yolculuğa çıkmış insanla aynı olamayacağı gibi.

Her zaman söylediğim gibi; benim çok güzel ve mutlu bir yaşantımın olması dünyanın güzel ve yaşanılası bir yer olduğu anlamına gelmiyor. Dünyanın bilebildiğim bütün acılarını da yüreğimin derinliklerinde fazlasıyla hissediyorum ama elimden geldiğince de kendimi korumak ve hayatın güçlüklerine karşı sağlam durmak için de böyle bir savunma mekanizması geliştirmişim demek ki. Kendi rüyamda kendi halimde yaşıyorum. Kimseye yol göstermek değil niyetim; peşimden gelenin kendi yolu olsun bu...

Doğum günü sabahı uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey "Çok zengin olsaydım, Paris'te yaşamak, doğum günümü Karayipler'de kutlamak isterdim" cümlesi oldu ve ben çok zengin değildim ama bu hayallerimi gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu yaşadım. Bundan sonrası elimdekileri korumak, kıymetini her zaman bilmek olur ancak. Artık doğum günlerim için yeni maceralar arayışında da değilim. Zaten nerede değil kiminle olduğumuz değil mi önemli olan.

Yine de önümüzdeki yıllar için en uç hayalim, birkaç yıl sonraki doğum günlerimden birinde, yine bir 10 Aralık günü yani, toplayıp eşi dostu bir uçağa, hep birlikte bir plajda mayolu şortlu doğum günü kutlaması yapmak olur herhalde. Tabi bunu kendim için değil artık, sevdiklerim için istiyorum; yoksa ben bu tatille tüm güzelliklere doydum. Yine de o vakte kadar kendimize dikkat etmeye, sağlığımıza özen göstermeye ve hayata sımsıkı sarılmaya devam o zaman...

Bakalım hayat bize daha neler gösterecek?

Sevgiyle







Şiir değil tarihe not:

Bu sular, ah bu mavilik
Mavilik dediğim Karayipler
Okyanus ortası
İstanbul'dan uzak
Ve Paris'ten
Kıştan uzak
Evimden de

Unutulmaz bir doğum günü anısı
Birdenbire buluverdim burada kendimi
Aralık ayının 10'u
Yaz sıcağında pastam erisin isterdim hep
Yılların hayali

Ben neyi hayal ettim de olmadı...

10.12.2015 Martinique - Karayipler

26 Mart 2014 Çarşamba

Cennette İkinci Yıl

Paris'te ikinci yılımı doldurdum bugün; bu kez ikinci yıl yazımı bu blog'ta değil, Paris blog'umda yayınlamaya karar verdim. Hem genel durum değerlendirmesi olması, hem de Paris hakkında bir fikir vermesi açısından.

Yazı bu linkte...

Sevgiyle

10 Şubat 2014 Pazartesi

Pariste.net

Ne zamandır aklımdaydı Paris hakkında bir blog yazma fikri. Nihayet bir ay kadar önce başladım yazmaya. Her gün yeni bir yazı eklemek gibi bir hayalim var; ne kadar başarılı olur bilmiyorum ama yola çıkmadan, bir şeyleri denemeden başarılı olup olamayacağını göremez haliyle insan.

O yüzen, biz de başladık bakalım gerisi nasıl gelecek. Şimdilik gezi rehberi tadında ilerliyorum, zamanla daha kıyı detay bilgi vermeye çalışacağım. Gezilecek görülecek yerlerin yanında, ne nerededir, nasıl gidilir, ulaşım, sağlık, eğitim, yeme-içme, şu-bu. Neyi deneyimledimse, neyi öğrendimse öyle bir şey. Paris'te yaşayanlara bir şey öğretmekten daha çok buraya yeni gelecek olanlara fikir verebilmek önceliğim. Elbette burada yaşayan insanlara da faydam dokunsum isterim ama neyi kimden daha iyi bildiğimi bilmediğimden bu konuda ahkam kesiyor durumuna düşmekten de çekinirim. O yüzden her türlü görüş, öneri ve düzeltmeye açığım. Bana ulaşırlarsa sevinirim.

Bu süre zarfında kişisel blog'umu ne derece güncel tutabilirim bilmiyorum. Zaten çok sık yazmak gibi bir derdim olmadı. Bazı görüşlerimi, düşüncelerimi yazıp birilerine ulaşmak ama en çok rahatlamaktı bu blog'ta önceliğim.

Paris blog'umun ise daha çok kamu hizmeti görmesini istiyorum. Daha çok insana ulaşsın, daha çok kişi faydalanabilsin derdindeyim. Dediğim gibi zaman gösterecek. Önümüzdeki ay sonu ikinci yılım doluyor Paris'te. O zaman bir yazı illa ki yazarım "genel durum değerlendirmesi" babında buraya ama onun dışında beni takip etmek isteyenlerin pariste.net adresine uğramalarını rica edeceğim.

Sevgiyle...

16 Ekim 2013 Çarşamba

Aşkın Beş Aşaması


Herkes aşktan yana şikayetçi; kimi hiç aşkı bulamamaktan, kimiyse bulduğunu aşk sanmaktan. Kimi acı çekmeye programlamış kendini, kimiyse bilmiyor elindekinin kadrini kıymetini.

Gerçi sistematik biri değilimdir, aşkın metodolojisini çıkarabilecek durumda da değilim ama bunca yaşadığımdan, çevremde olan bitenden çıkardığım sonuca göre aşkın beş aşaması var. Hayır, aşk nasıl başlar, nasıl gelişir, nasıl biterin evreleri değil kastettiğim; aşkın sürdürülebilirliği belki, belki de insan aşık aşık nasıl yaşar, neler olur biter, neler olmalıdır gibisinden bir genelleme benimkisi:

1-Önce aşık olabilecek birini bulmak gerekiyor haliyle, yok öyle "elini sallasan ellisi". Eli yüzü düzgün, insan gibi insan, hamuru sağlam, mayası tutmuş kıvamında birini bulmakla başlıyor her şey. Kimini karşındakinin herhangi bir kıvrımından etkileniyor, kimi bir çift gözlerin sevdasının peşine takılıyor. Sırf nesnel arzular olabiliyor bazen bizi ateşleyen, bazen peri masallarındaki genellemelerin hülyalarına kaptırıveriyor insan kendini. Şanslı olan kafasındaki "güzellik" kavramını oturturuveriyor şak diye karşındakinin üzerine; hem ruhen hem bedenen birbirini tamamlayıveriyor her şey o anda birden; aşık oluveriyorsun öylece; zamansız ve birden, kendiliğinden geliyor.

2-İyi hoş, buldunuz diyelim aşık olunacak birini, şanslı mı sayıyorsunuz kendinizi? Hayat o kadar adil değil ne yazık ki. Bu öyle adaletsiz bir duygu ki, bazen siz seviyorsunuz karşınızdaki bir şey hissetmiyor, bazen o sizin için deli divane oluyor bu size bir şey ifade etmiyor. İkinci bir şans gerekiyor aşkı bulduktan sonra; o da sizinle aynı duyguları hissetmiyorsa ne yapsanız da bu iş olmuyor. Karşılıksız olduktan sonra yaşadığınız duygu sevimsiz, arabesk bir hal alıveriyor. Suçlayamazsınız de karşınızdakini sizinle aynı hisleri hissetmiyor diye; olsa olsa acınızı yüceltip yaşadığınızı bir şey sanarak övünebilirsiniz uzunca bir süre, üstelik de boş yere...

3-Geçtiğiniz mi ikinci aşamayı da, tebrikler; ama yine katedecek mesafemiz var bol bol da ihtiyacımız şansa. Buldunuz birini, sevdiniz de, ne mutlu ki o da sizi sevdi, mutlusunuz da. Ama iş burada bitmiyor, aşık olduğunuz kişinin "doğru insan" olması gerekiyor ve bunu ancak zaman gösteriyor. Evet belki eli yüzü düzgün, belki çok da efendi ya da her neyse aradığınız şey, onda var sanki... Ama olmayabiliyor bazen her şeye rağmen, çok iyi bir insan çok iyi bir sevgili olamayabiliyor. Ya da şansınıza çok yanlış bir insana aşık olabiliyorsunuz körün taşı; hayat yine size adil davranmayabiliyor. Hem siz onun için doğru insan mısınız bakalım? Ancak birbiriniz için doğru insan olabildiğinizde yürüyor bu iş, yoksa ite kaka yıllar bile sürse acı vermekten başka bir işe yaramıyor; size düşen sadece "hayatınızda sevdiğiniz biri olması"nın verdiği tatminle yetinmek oluyor.

4-Aşık oldunuz, sevdiniz, sevildiniz de üstelik; denk de düştü, şansınıza iyi bir insan da çıktı üstelik; oh ne güzel değil mi? Güzel, güzel de bu da yetmiyor ne yazık ki. Sevgili olmak, çifte kumrular gibi romantik vakit geçirmek, sevmek, sevişmek, her şey yolunda gibi gitse de hayatın gerçekleri giriyor devreye burada. Kendi evlerinizde kendi yaşamlarınızı sürdürmekse niyetiniz, sürdürebildiğiniz kadar başarıyla sürdürebilirsiniz ilişkinizi ama insan bir süre sonra aynı evi paylaşmak, aynı yaşamda yol arkadaşı olmak istiyor. Bir sabah değil, her sabah yanında uyanmak istiyor çok doğal olarak; ortak bir yaşamda hep birarada olmak. Bunun için de şanstan çok daha fazla ihtiyacınız oluyor işte. Sevdiniz, sevildiniz, doğru insanlarsınız da artık ortak bir yaşam sürmenin umulmadık sorunlarının üstesinden gelmeniz gerekiyor. Bu kadar okuyan, bu kadar irdeleyen biri değilseniz hayatı kendi akışında bırakır "ne olacaksa olur" modunda yaşar ya da "iyi böyle" diyerek kendinizi avutursunuz ama buraya kadar okuduysanız sıradan hayatlar sizi kesmiyor demektir; o zaman ortak yaşamların sorunları, özgürlüklerinizin budanması, karşılıklı ödünler... Yürekten değilse yürümüyor; öyle bir şey ki aşk, gönüllü geçiyorsunuz kendinizden ama başkasına da dönüşmemeniz gerekiyor, çünkü sizi seven hep ilk halinizi görmek istiyor. Saatler sürüyor önce "çıkmak" için hazırlıklar, oysa her zaman o kadar güzel, o kadar alımlı, o kadar çekici olamayabilirsiniz gerçekten kendinizken, asıl o sabah aynı yatakta, saç baş dağınık, ağız burun bir tarafa kaymış haliyle güzel bulabiliyorsanız yanındakini, o zaman gerçekten aşıksınız, o zaman yürür bu iş. Horlaması şarkı gibi gelir aşkın, terinin tadı bir başka; yemekten çıkan saç teline kurban; hiç düşünmeden, öylesine ve yürekten. Her haliyle sevebilmeniz gerekiyor sevdiğinizi.

5-Sevdiniz, sevildiniz, doğru insanlardınız, birlikte yaşamayı da başardınız, ne mutlu, buna da şükür tabi ama bundan sonrasını zaman gösteriyor. Beklendik beklenmedik bir sürü riskle dolu yaşamınız. Beklenenlere karşı tedbiriniz hazır, alırsınız önleminizi ama bazen hayat hiç olmadık yerden sürprizlerle karşınıza çıkarıveriyor. "Hayatta yapmam" dediğiniz neleri yaptırıyor. Hem aşk ölür mü zamanla, kim verebilir ki sürüp süremeyeceğinin garantisini? Eğer sadece kaşı gözü, boyu posu, parası pulu değilse aşkınızın nedeni, daha tarif edilmez bir şeyse, evet şanslısınızdır, daha güçlü bir bağdır aranızdaki, daha gerçek bir duygudur o zaman ama nasıl ki bir bilinmezlikle gelmişse içinize aynı bilinmezlikle de gidebilir öylece; hiç sebepsiz. Sonra "hayat gailesi" savurabilir başka başka köşelere sizi.

Ortak zevklerinizin olup olması o kadar dert değil ama ortak değerleriniz önemli. Anlayış, özen, şu bu, yaz yaz bitmez. Demem o ki güzel kardeşim, bu aşamaya kadar getirebildinse ilişkini, ne yap et, koru derim onu, sinende sar sakla. Dışarda her zaman şusu daha güzel, busu daha iyi biri vardır mutlaka aklını çelecek ama bir bütün olarak seni bu noktaya kadar getirebilecek hayatlar öyle deste deste sunulmuyor insana pek; gerek de yok zaten.

Her şey bu beş aşamayla sınırlı değil elbette, yazsam daha sayfalar da sürer hatta ama bilene anlayana bu bile yeter de artar bile.

Hele bir de aşk sandığımız şeyin aslında aşk olmadığı mevzusu  var ki o apayrı bir mesele. Hani bize filmlerde şarkılarda öğretilen, acı çekmekle, didişip birbirini yemekle yaşanan bir duygu olduğu sandırılan, acılarımız üzerinden müzik ve film endüstrisinin ekmek yediği o idealize edilerek yüceltilmiş hastalıklı aşk kavramı. O başka bir konu başlığına...

Özetle aşk mutlulukla ilgili bir şeydir.

Siz şimdilik bununla yetinin, ne yapın edin sevin ve sevilin...

26 Mart 2013 Salı

Cennette Bir Yıl


Tam bir yıl önce bugün Paris’e yerleşmek üzere doğup büyüdüğüm, içinde var olup harmanlandığım, ben olduğum şehirden, İstanbul’dan ayrılmıştım. Yıllara yayılan “ömrümün bir bölümünü başka bir ülkede geçirme projesi” kapsamında son dakika golüyle karşıma çıkan Paris seçeneği ile birebir yüzleşeli tam bir yıl olmuş bugün.

Hiç beklemediğim bir şekilde, sabaha karşı İstanbul’dan gözyaşları içinde ayrılışım, pasaporttan geçerken “ben şimdi kendi rızamla geri dönmeyi gururuma yediremem, allahım ne olur bir terslik olsa da beni İstanbul’a geri gönderseler” diyebilecek kadar İstanbul’daki yaşamı geride bırakmanın verdiği o beklenmedik hava, uyku ve hayat sersemi halimizle şirketin bize tahsis ettiği on küsür metrekarelik lojmana yerleşmemiz, o günün hay huy ile geçmesi ve ertesi gün uyandığımda zihnimde artık ülkeme dair zihnimde en ufak bir anı, iz ve eser kalmaksızın kendimi sanki hep Paris’te doğmuş büyümüş kadar buraya ait hissedişimin yarattığı ilginç travmayı yaşayalı bir yıl olmuş yani.

Bu bir yılda yaşadıklarımı buraya yazıp ziyan etmek istemiyorum, çünkü başlı başına bir kitap konusu olabilecek kadar zengin, heyecan verici, keyifli, ilginç ve sayfalar sürecek bir maceranın hikayesini internetin uçsuz bucaksız evreninde tek bir sayfada okunacağı günü bekletmek yaşadığım güzelliklere karşı saygısızlık olur.

Bu blog’u ne yapıp ettiğimden çok bir konu ya da bir olay hakkında ne düşündüğüm, bende ne gibi izler bıraktığına yönelik izlenimlerimi paylaşmak adına yazıyorum. Çünkü daha önce pek çok günlük tutmayı denemiş biri olarak her seferinde o kadar detaylı yazmaya kalkıyorum ki, çok kısa süre sonra bir günün akşamında “bugün sadece günlük yazdım” diyebilecek kadar işi abartabiliyorum; o yüzden günlüklerden çok kısa notlar almak hayatı daha dengeli yaşayabilmem için en doğru seçenek gibi görünüyor bir süredir.

Bir yıldır Paris’teyim. Buraya yerleşmeyi hayatımın hiçbir döneminde düşünmemiştim, aklımdan bile geçirmemiştim, çünkü hayatımın hiçbir döneminde Fransızca öğrenmek istemedim ben :) Ama kader ağlarını ördü, kendimi bir şekilde burada buldum...

Bir insan, hayatının hangi döneminde, bir yıl boyunca “sıfır sorun” ile yaşama şansını elde edebilir ki? Elbette hayatımda pek çok mutlu, keyifli dönemlerim oldu. Sayısı az olmakla birlikte duygusal anlamda yerlerde süründüğüm, maddi anlamda epey bir cebelleşmek zorunda kaldığım çok zor günler de yaşadım ama bu son bir yıldır, hayatımda ilk kez bu kadar uzun süre boyunca “sıfır sorun” ile yaşamanın enteresan ruh hali içerisindeyim. Sanki ölmüşüm de cennete gitmişim gibi...

Yaşadığım yer Paris’in merkez kabul edilen bölgesine 5-6 kilometre mesafede, dışarıdan bakan biri için yine Paris olarak kabul edilebilecek ama aslında bir Parisli için şehrin banliyölerinden biri sayılan yakın bir bölgede. Şehir merkezine 15 dakikada inebildiğim ama şehrin karmaşasından fersah fersah uzakta kalmamı sağlayan, İstanbul’la karşılaştırdığımda çocukluğumun “Koşuyolu”su ile eşleştirilebilecek bir bölgede yaşıyorum. Hem son derece sakin ve dingin bir bölge hem de hayat tüm güzelliği ve canlılığı ile akıp gidiyor burada. Canın merkezde bir şeyler yapmak istediğinde de bir trene atlayıp 15 dakikada merkeze inip neye ulaşmak istiyorsan ulaşabiliyorsun. Tıpkı eskilerin “İstanbul’a iniyorum” dediği gibi “Paris’e iniyorum” ben de...

Bakkalı, kasabı, fırını, eczanesi, terzisi, kuaförü, balıkçısı, peynircisi ne ararsan var, sıra sıra dükkanlar şeklinde ya da daha büyük bir tüketim canavarı olmayı seçersen avm’si hypermarket’i, her şey avucunun içinde.

İnsanlar çocukluğumun İstanbul’u gibi, nazik, temiz, saygılı, görgülü, dingin ve huzurlu. Çocuklar sevinç kahkahaları ile oynuyor sokaklarda. Yeşil, yemyeşil her yer.

Damak tadı gelişkin olmayan biri olarak beni bile benden alacak lezzetlerle dolu burası. Pastane ürünlerini şarabını şusunu busunu geçtim. Kuru ekmeğe tereyağı sürüp yesen bile çocukken yediğin lezzetin aynısını alıyorsun burada, hatta çok daha fazlasını. İnsan çocukken yediği eklerden daha güzel bir ekler yiyebilir mi yıllar sonra? Oluyormuş burada, hayretle gördüm.

Hele benim gibi çocukluğu hayalinden saraylar, köşkler, kaleler, şatolar, türlü türlü binalar çizmekle geçmiş birinin bu çizdiklerinin gerçekte Fransa’da var olduğunu hayretle görmüş olması burayı bin kat fazla sevmesine neden oluyor. Sokaklarda dolaşırken kendimi çocuk halimle çizdiğim resimlerin arasında geziyorken buluyorum; bu ruh halinin zihnimde yarattığı görsel ve duygusal şovun müthişliğini buraya dökebilecek kadar edebi yeteneğim güçlü olabilseydi keşke.

Her sabah kapıdan dışarı çıkıp da gördüğüm manzara karşısında, içime çektiğim tertemiz hava sayesinde ve atmosferdeki sessizliğin içimde yarattığı dingin coşku yüzünden yukarı kaldırıp başımı, göğe doğru hafif bir göz kırpması ile teşekkür ediyorum beni buraya getiren güce. Her gün istisnasız yaşıyorum bu duyguyu burada tam bir yıldır.

İlk geldiğim zamanlarda deli gibi o trenden inip bu otobüse biner, bu otobüsten inip rastgele şu metroya atlar, illa ki şehrin içini dışını her bir yerini tanımaya çalışırdım. O zamanlar tutacağımız evin nerede olması gerektiğini belirlemek için bunu yapmak aynı zamanda şehrin neresinde ne olduğunu anlayabilmek için önemliydi. Benim gibi İstanbul’u avucunun içi gibi bilen birinin elbette ki yaşayacağı yeni yerin, Paris’in de kıyısını köşesini çok iyi bilmesi gerekirdi. Sırf bu yüzden metro’dan çok otobüsü tercih ettim. Nerede ne var, nerede hangi hayatlar  yaşanıyor bilmem, kafama oturtmam, bir yer hakkında konuşurken illa ki zihnimde onu canlandırmam gerekiyordu çünkü.

Şimdilerde gezi alanlarımı şehrin dışına doğru çıkarmaya başladım. Rastgele bir otobüse atlayıp rastgele uzak bir yerlere gitmek, şehirden uzaklaştıkça artan dinginliği görürken bir yandan da yaşamın aslında aynı değerde sürdüğüne tanıklık etmek de etkileyici oldu hep.

Bilen bilir, ben öyle evde oturup kitap okuyamam pek; kitap okumak için illa ki kendimi dışarı atmam, otobüse, trene artık her ne bulursam ona binip yolculuk yapmam gerek benim rahat rahat okuyabilmem için. Burada da öyle yapmaya çalışıyorum ama hiç bilmediğim yeni yerlerde gezerken etrafıma hayran hayran bakmaktan pek kitap okuyabildiğim söylenemez :) Ancak aynı otobüsle aynı yerden birkaç kez geçince başımı yeniden kitaba gömmem mümkün olabiliyor.

Ben çocukken Bakırköy’den sonra ufak ufak tarlaları görmeye başlardık; Küçükçekmece’den sonra da o muhteşem ayçiçeği tarlalarını... O sahne zihnime öyle kazınmış ki, Paris’te de şehrin biraz dışına çıktığım anda başlayan uçsuz bucaksız tarlaları görmek bende müthiş bir özgürlük duygusu yaratıyor çocukluğumdaki gibi, o zaman bu şehri bir kat daha fazla seviyorum haliyle.

Bu şehir insan yaşamını kolaylaştırmak, hadi hayat zaten zor, kolaylaştırsan kolaylaştırsan ne kadar kolaylaşacak ki, o yüzden güzelleştirmek üzerine inşa edilmiş diyelim. Hiç kimse kapı tokmağını işlemeli yapmak zorunda değil ama burada bir kapı tokmağı, bir kepenk menteşesinin köşesi, aklınıza gelip gelmeyecek her yer nakış nakış işlenmiş, eşsiz bir estetik kaygı ile zenginleştirilmiş görsel bir şölen. Herhangi bir yolda yürüyüp herhangi bir aralık kapıdan içeri baktığınızda gördüğünüz avludaki binlerce detay, başınızı kaldırıp çatılardan birinin tepesinde göreceğiniz bir heykel, sizin farkında oluşunuzu ödüllendirmek için oradalar hep. Oysa o başınızı çevirip çatıların arasından göremeyeceğiniz heykeli başka bir şehrin en meşhur meydanına dikseniz akın akın turist çekebilecek kadar görkemli olduğu halde, sadece hayatın farkında olabilenlerin göz zevkini okşayabilmek için kaldırılmış da bir çatının ta en tepesine yerleştirilmiş.

Parkları bahçeleri anlatmaya bile gerek yok; hele o yakın çevredeki eşsiz şatoları, uçsuz bucaksız çayırları, ormanları; doğayı...

Aslı başı düz bir çayırın ortasından geçen bir nehrin iki kıyısına kurulmuş bir kent Paris. Sıradan bir doğa yapısının nakış nakış işlenmesi ile oluşturulmuş. Çünkü hayatı güzelleştirme kaygıları var her daim. İncelikli ruh hali bir yana, bu inceliklerin korunup kollanma bilincinin oluşması da çok önemli haliyle.

Elbette her şehirde olduğu gibi bu şehirde de iyisi var kötüsü var her şeyin ama burada kötünün yüzdesi o kadar düşük ki insanı rahatsız edecek bir boyutuna hiç rastlamadım şimdiye dek. Belki de benim gözlerim öyle görüyordur, siz gelseniz benim aldığım tadı alamazsınız belki ama ne gam; ben kendimi buldum ya burada, insan olduğumu yeniden hatırladım ya yıllar sonra, bu tat bu keyif yeter de artar bana.

En büyük korkularımdan biri insanın nereye giderse gitsin derdini sıkıntısını da beraberinde götüreceği teziydi ama olmadı öyle. Buraya gelince anladım ki ben İstanbul’daki hayatımda, özellikle de son on yıllık dönemde, üçgen bir deliğe yıldız sokmaya çalışan küçük bir çocuk gibiymişim elimde plastik çekicimle. Oysa buraya gelince o plastik yıldız o yıldız şekilli plastik delikten içeri şıp diye girdi; kafamdaki tüm şablonlar buradaki hayata şıp diye oturdu; o an ne dert kaldı işte ne de gam, zihnim tazelendi, yepyeni bir ben oldum, yeniden eski ben oldum.

İstanbul’u bir kere bile özlemedim şu bir yıl boyunca, çünkü özlediğim İstanbul’u zaten İstanbul’dayken de özlüyordum son on yıldır. Aksine burada o kaybettiğim İstanbul’u, İstanbul’un o eski muhteşem yaşamını yaşama şansını yakaladım yeniden; tarifsiz mutluluğum belki de bundan.

Hiç mi ters giden bir şey yok? Çok zorlarsam belki bulurum bir şeyler :) Bir kere en zoru Fransızca öğrenmek zorunda kalmak! Hayatımın hiçbir döneminde bu dile karşı bir hevesim olmadı, bir çok kişi en güzel aşk şarkılarının bu dilde söylendiğini iddia etse de böğürerek aşk şarkısı söylenmesi bana hiçbir zaman çekici gelmedi nedense :) İşin şakası bir yana, eğer planlarım düzgün işleyip de geçen yıl Toronto’ya yerleşmiş olsaydım, şu geçen bir yıl içinde İngilizcem mükemmel bir hale gelecekti ama tabi ki sıfırdan Fransızcaya başlamak üstelik başlamak için altı ay geçmesi gerekliliği, yani sadece son altı aydır Fransızca öğreniyor oluşum epey bir zorladı ve yordu beni. Yine de şanslıydım, şansıma Slovenya’ya yerleşim Slovence filan öğrenmek zorunda da kalabilirdim :) Şimdi işe yarar bir dil öğrenmenin mutluluğunu yaşıyorum en azından. Üstelik insan yeni bir dil öğrenirken kendi dilini de didik didik etmeyi öğreniyor, bugüne kadar farkına varmadığı pek çok şeyin farkına vararak kendini daha da zenginleştiriyor.

Bir diğer problem eş dosttan uzak kalmak olarak görünebilir. Hem şansım, hem şanssızlığım şu ki “dost” kavramını çok özenli kullanan seçici biri olarak dosttan yana daima şanslı biri olmuşumdur. İstanbul’da doğup büyümenin, hep o şehirde dost edinmenin avantajıyla, tabi dostluğa verilen emeğin de farkında olarak, yaşamım boyunca onca dost edinmiş olmanın şansını da hep tüm keyfiyle yaşadım. Buraya kadar her şey normaldi de işte tam bu aşamada Paris’e yerleşmek, tüm dostları geride bırakmak, eh haliyle afallattı biraz... Ama onu da ortalama üç ayda bir İstanbul’a giderek çözmeye çalıştık. Zaten şimdi sosyal iletişim ağları da bu işler için biçilmiş kaftan. Pek birbirimizden koptuğumuz söylenemez. Elbette ki yüz yüze iletişimin tadı hiçbir şeyde yok ama bazen düşünüyorum da, İstanbul’daki yoğun iş yaşamlarımız nedeniyle –bir ikisi hariç- en yakın dostlarımla bile iki üç ayda bir görüşmüyor muyduk zaten? Dolayısıyla çok da büyük bir eksiklik olmadı sanki bu açıdan bakınca hayatımda.

Yeni dostluklar kurmak pek kolay değil bilirim ama imkansız da değil hiçbir zaman. Önce şu Fransızca meselesini bir çözelim de hele ondan sonra illa ki açılacaktır kapılar bir şekilde. Zaten benim gibi eşle dostla olmayı sevdiği kadar kendi yalnızlığını da seven biri için şu son bir yıllık dönem de bulunmaz bir nimet.

Kurstan, Türkçe öğretme amacıyla tanıştığım insanlardan birkaçı bir adım öne çıkmaya başladı bile; onlarla daha sık görüşüp daha çok şeyi paylaşır olduk. Türkiye’deki dostluklarla kıyas kabul etmese de burada insanı yalnız hissettirecek bir durum da olmuyor böyle olunca.

Zaten en büyük şansım, yol arkadaşımla Paris’e gelmiş olmam. O olmasaydı bu kadar güzel görünmüyor olabilirdi her şey haliyle. Bunun da farkındayım, o yüzden pamuklara sarıp kristal fanuslarda korumaya çalışıyorum elimdekileri.

Bir de malum şu meteoroloji meselesi var :) Aslında bunu bir sorun olarak ele almıyorum ama yine de bir hakikat :) 2012 yazını resmen bulutların altında geçirdim :) Bu memlekette bir kış var bir de sonbahar; baharı yazı pek gördüğümüz söylenemez. Yine de şikayetçi değilim, gerçekten değilim; yağmur yağmasın, gezmeme engel olmasın yeter. Çünkü bu şehir gri bulutların altında bile güzel; hele ki kazara güneş açarsa işte o zaman tadından yenmiyor bu cennet diyarın. Aslında şimdi daha iyi anlıyorum kuzeyin insanlarının iki damla güneş gördü mü neden öyle açılıp saçıldıklarını, kendilerini neden sere serpe çayıra çimene yaydıklarını; hele bir güneş açsın; vallahi ben de ilk fırsatta atacağım kendimi parklara bahçelere soyunup dökünüp. Hele yaz tatili için güneyde bir yere, mümkünse Kalkan’a bir gideyim, kuma denize salacağım bu güneşi özleyen vücudu :) Demem o ki, evet bu şehir gri, güneş de pek hayırsever değil buralarda...

Aslında burada olmaktan dolayı yaşadığım tek ve en büyük zorluk bir Avrupa Birliği vatandaşı olmamanın yarattığı yasal zorluklar. Elbette vize konusunda yasal çözümler her zaman var ama bu çözümler için yapmak zorunda olduğum yazışmalar, hazırlamak zorunda kaldığım evraklar ve her ne kadar kendimi buraya aitmişim gibi hissetsem de eninde sonunda işlemlerimin yabancılar dairesinde yürüyor oluşu bana acı gerçeği arada sırada da olsa hatırlatıyor :) Fransız bürokrasisi Türk bürokrasisinin Fransızca olanı :) Dilim çok daha iyi olsa kök söktüreceğim de şimdilik denileni yapmak zorunda olmanın yaşattığı zorluklarla mücadele etmek tatsız bir durum değil dersem yalan olur. Evet evet, “Paris’te yaşamanın en zor yanı ne?” diye soran olursa “bir Türk olarak oturma izni almak ve vakti geldiğinde bu iznin uzatılması için uğraşmak, yani bürokrasi” diyebilirim. Sonuçta kurallara harfi harfine uyduğunda, biraz da sabırlı olduğunda bütün yasal prosedürleri aşıp amaca ulaşmak mümkün, o açıdan bir sıkıntı yok ama benim açımdan kendimi hep buraya ait hissetmeme engel olan yegane an işte bu yabancılar şubesi ile iletişime geçmek zorunda kaldığım zaman dilimleridir diyebilirim :) Yine de Paris’te geçirdiğim 365 günün sanırım bir 9-10 günü bu tatsız işlerle uğraşmakla geçmiştir herhalde. Eh bu da toplamda çok tatsız bir şey olmasa gerek.

Benim için en önemli konu, pılını pırtını toplayıp başka bir ülkeye gittiğin zaman dertlerinin ve sıkıntılarının geride kalabileceğini görmüş olmaktı ya bunun böyle olmadığını görmek bana yetti de arttı zaten. Şimdi birazdan Fransızca kursu için evden çıkacağım, kapıdan dışarı adımımı attığım zaman yine o temiz havayı içime çekecek yine dinginliği dinleyecek ve başımı gökyüzüne kaldırıp teşekkür etmek için yine o yöne doğru bir göz kırpacağım kendimce.

Bugün Paris’e yerleşişimin birinci yılı; bu bir yıl rüya gibi geçti, bundan sonrası nasıl geçer bilinmez. İnsan yaşamı sürprizlerle doludur, durduk yere tepetaklak da olabilir her şey. Ama önemli olan yaşamımızın her evresinde, grafiğin hangi konumunda olursak olalım yaşamın daima güzel günleri olduğunu hatırlamak. Zaten bu yazdıklarımı da sizlere “şöyle güzel günler geçirdim böyle güzel günler geçirdim” demekten çok kendime, ileride gerçekleşebilecek olası tatsız zaman dilimlerinde bugünleri hatırlatabilmek, yaşamın illa ki güzel dönemleri olabileceğinin farkına varıp içinde bulunabileceğim olası çıkmazların kısırdöngüsünden kurtulup yeniden güzel günlere dönüş yapabilmek için bir çıkış kapısı aralamak.

Böyleyken böyle; bir yıl bu duygularla, bu düşüncelerle geçti işte. Daha nice güzel günleri nice güzel duygularla yaşayabilmek dileğiyle.

Paris’ten
Sevgiyle
...


İlgili Yazılar:
- Cennette İkinci Yıl

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kırk Yılda Bir

Bir baktım kırk olmuşum. Bir bakmıştım on sekiz de olmuştum, yirmi beş de olmuştum, hatta otuz oldum diye ulusal yas da ilan etmiştim ama şimdi bir baktım kırk olmuşum. “Olsun, seksen olmaktan iyidir” diye avutup duruyor insan tabi kendini; on sekizken de yirmi beş değilim diye mutluydum, yirmi beşken otuz, otuzken de kırk olmadığıma şükrederdim. Bu böyle sürüp gidecek, ta ki şükredecek gün kalmayıncaya dek.

Her yaş dönümünde şöyle bir durum değerlendirmesi yapmak adettendir, üstelik kırk da önemli, eh biraz da kutsal; vardır büyüklerin bir bildikleri.

Dünya güneş çevresinde kırkıncı turunu tamamlamış demek ki ben doğdum doğalı; tebrik ediyoruz kendisini ve teşekkür ediyoruz güneşe her sabah yeni bir umutla uyandırıp günümü aydınlattığı için.

Ben gecenin bir yarısı doğmuşum, güneş üzerime sonradan doğmuş, ben doğduğumda geceymiş ne gam, gözüm açıldığında anlamışım demek ancak güneşin kadrini kıymetini.

Türk filmlerindeki gibi mutlu-mesut bir çocukluğum oldu benim (biliyorum mutlu ve mesut aynı şey ama birarada kullanmayı seviyorum böyle zamanlarda). Orta gelirli bir ailenin ikinci ve son çocuğu olmakmış şansım. Dünya iyisi bir anne, dünya tatlısı bir baba, ikisinin karışımı tam kıvamında ama biraz da hercai bir abi; genişçe de bir akraba-ı taallukat ile güle oynaya geçti çocukluğum.

Mızmız, hastalıklı ama durduğu yerde durmayan, bir o kadar da çalışkan, terbiyeli, efendiden bir çocukluktu benimkisi. İstanbul’da doğduğumdan itibaren Moda’daki iki yıllık bebekliğimi saymazsak, doğma büyüme Koşuyolulu diyebilirim kendime. O zamanlar “villa” denmezdi oturduğumuz bahçeli evlere; bahçeli evlerden kurulu müthiş güzel, müthiş mütevazı, müthiş sakin ama bizim çocukluk heyecanlarımızla müthiş renkli güzel günler geçirdim orada ben. Dalından meyve yedim, ağaçtan düştüm, bahçede kuyu kazıp kızıldericilik oynadım; akşam ezanından önce evde olmam gerekti hep. Yine de haşarı değildim, düşüp pantolonumu ilk yırttığımda babam alnımdan öpmüştü benim.

Biraz kuralcıydım, yani kurallar iyi bir şeydi, bir kural varsa uyulmalıydı, ona uymayanlar da cezalandırılmalıydı. Çocukkenki ispiyonculuğum oradan gelir; hayır, kimseyi ele vermenin hazzı değildi benimkisi; ben kurallara uyuyorsam herkes uymalıydı, uymayanlar sıradışılığın meyvesini tatmanın bedelini mutlaka ödemeliydi; paçayı kurtarmaya çalışsalar da enseletmek görevimdi. Çok çekti abim benden çok. Ben sıskalıktan okul çantamı taşıyamadığım için benden sadece bir buçuk yaş büyük olmasına rağmen hem çantamı taşıyan, hem de beni omuzunda evden okula götüren abimi ispiyonlardım ben :) Bir de nasıl kıskancım, ölüyorum kıskançlıktan :) Ama abim de kıskanılmayacak gibi değildi; benim tam tersime gürbüz, sağlıklı, hiçbir şeyden sakınmayan, cesur, becerikli, şirin mi şirin bir çocuktu; tüm bu meziyetler beni delirtmeye yeterdi zaten :)

Şimdi çok garip geliyor bana bu duygular, bir o kadar da uzak. Kıskanma duygusunu hiç tatmamış gibi damağım, alık alık bakıyorum o günlerime; abimden defalarca özür dileyerek.

Okulda çalışkandım allah için, zaten başka da doğru dürüst bir meziyetim yoktu, eh bu yüzden derslere asıldık haliyle. İneğin hallicesi, gıcık bir tip işte. Hayatı ders çalışmak sanan, saate takvime riayet eden, terli terli su içmeyen, zaten içse de hasta olan, mızmız, huysuz, uyuz bir tip :) Yok o kadar da kötü değilimdir herhalde, sonuçta bir sürü arkadaşım vardı, çok severdim arkadaşlarımı, hayal dünyam çok genişti, iki çubuk bir taştan dünya kadar oyun yaratırdık birlikte, saatlerce oynardık hiç sıkılmadan.

Büyüdükçe bir şeylerin tuhaf olduğunu sezmeye başladım zamanla. Ben büyüyordum ve dünya gözüme bir garip görünmeye başlıyordu. Bana öğretildiği gibi değildi hayat; hele hele mutlu Sezercik filmleri gibi hiç değildi. Yine de kabul etmek istemedim, kendi gerçekliğimle şekillendirmeyi başardım dış dünyayı yıllarca. Bu beni 18-20 yaşıma kadar getirdi sağ salim.

Üniversite üçteyken dünyanın sonunun geldiğini düşünmüştüm. Ölmekten korkmasam ölmeyi denerdim herhalde :) Ama yemedi :) Mecburen yaşamak zorunda kaldım :) Felsefe üçteydim, inandığım tüm değerler ayağımın altından çekilivermişti, basacak hiçbir zeminim de kalmamıştı. Dış dünyanın gerçekliği de topyekün toz bulutu olup uzaklara kaçmıştı.

Sonra bir baktım durum fena, son anda bir çıkış yolu buldum kendimce, Descartes hesabı, ulaştığım çıkmaz sokağın da gerçek olmadığına karar vererek kendime kendimce bir dünya kurdum yeniden. Artık tek amacım vardı, “mutlu olmak, her ne pahasına olursa olsun”. Baktım yarım bardak suyun içinde yarım bardak su var, eh haliyle yarım bardak su da yok. Şimdi bir ömür bardağın yarısı boş diye üzülmekle elime bir şey geçmeyeceğinden, kalan yarısının dolu olmasıyla avuttum kendimi; epey de bir başarılı oldum. Bırak yarısının dolu olmasını, içinde bir damla su varsa sorun kalmamıştı artık. Böyle böyle yıllarımı geçirdim.

Okul sonrası master ve araya hançer gibi giren askerlik macerası ile felsefe mezuniyetimin üzerine cila çektim “doğu”da. Yaşamın nasıl bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu o zaman anladım. Ölmek o kadar yakındı ki, ölmek o kadar gerçekti ki, ne yapıp edip hayatta kalmalı, hakkım olan nefesi sonuna kadar kullanmalıydım. Tam bir yıl dağ başlarında kimi zaman eksi otuz derecelerde bunu düşündüm, telefonsuz habersiz, kabansız katıksız aklımı kaçırmamak için debelendim. Sonunda sağ salim dönmeyi başardığımda artık kimsenin benden normal olmamı beklemeye hakkı yoktu gözümde; kimse benden hiçbir şey olmamış gibi davranmamı isteyemezdi. Ben hayatın öteki yüzünü, bir de orada görmüştüm tam bir yıl boyunca.

Hemen ardından bordrolu iş yaşamı başladı, araya bir yalan yanlış gönül meselesi girip de hayattan ne beklediğimi tam olarak anladığım dönemde en çılgın adımları atarak hayatımda ilk defa hiçbir pişmanlık duymadan ne yapmak istiyorsam onu yapmayı öğrendim. İşte bundan sonraki yolumu da tam da o dönemde çizdim. Aşk denen şeyle işte o zaman tanıştım.

Artık hayat benden yanaydı; ben yerimde durur muyum; Doğu’nun dağlarında dibe vuran hayat ibrem bu kez Amerika’yı gösterdi; işte o zaman gökyüzündeki bulutları gerçekten hissettim. Amerika macerası benim için bir “yurt dışı ve dil öğrenme” deneyiminden çok, bir kez daha kendimi ve dış dünyayı tanıma dersi oldu. Hayatımda ilk kez çok büyük çoğunluğu benim gibi düşünmeyen insanların arasında olmanın yarattığı ruh halini unutmam mümkün değil. Bakış açım tamamen değişmişti.

Ama Amerika’dan da dönmem gerekiyordu, çünkü dönmemi gerektirecek çok çok önemli bir neden vardı; gözümü bile kırpmadan döndüm, hiç tereddütsüz.

Para pul hep sorun oldu, hep çok çalıştım. Zaten ömrüm ben yirmi günlükken çalışma hayatına başlayan annemin yanında, hep “dükkan”da geçmişti. Ben o dükkanda büyüdüm, o dükkanda oynadım, okuma yazmayı o dükkanda öğrendim. Okul dışındaki tüm zamanlarımı dükkanda anneme yardım ederek geçirmiştim. Üniversitedeyken bile, okul çıkışı, part-time iş çıkışı, ingilizce kursu çıkışı, tüm yaz tatillerinde hep dükkandaydım, hep çalıştım! Üstüne bir de gerçek iş yaşamı binmişti, işte de çok çalışıyordum, bazen haftanın her günü, hiç tatilsiz, yıllık izinler hep lüks diye kakılıyordu kafama, nefes bile aldırmadılar bana, hep öyle çalıştım. İş çıkışları bile gidip annemin dükkanına yardım ederdim, şimdi unutuldu tabi o günler, kimsenin umurunda değil, “öyle olması gerekiyordu” deyip geçiştiriliyor kaybettiğim gençliğimin seçme şansım olsaydı kendime ayırmayı tercih edeceğim en güzel günlerim.

İş hep sorundu, ben oyunu kuralına göre oynamayı hiç bilemedim. Hep sandım ki işini doğru yaparsan hak ettiğini alırsın; olmadı öyle, hiç olmadı; ben de bir süre sonra umursamayı bıraktım. Reddettim her şeyi, bana dikte edilenleri. Zaten on yıl önceydi bu anlattığım, otuzuma tam yeni girmiştim, hayatım tepetaklak olunca geri kalanını da ben tepetaklak etmiştim. Kendimce bir çıkış yolu buldum ve o yolda kimseye kulak asmadan ilerledim. Çok uğraştım, çok mücadele verdim; sonuç: Denedim, olmadı; dert değil, olmadı ama denedim; hiç aklımda kalmadı...

Sonra yeniden plaza insanı olmak zorunda kaldım, çarklar yeniden aynı aynı dönmeye başladı. Olsundu, hayatı güzelleştirmenin bir yönünü illa ki bulmayı başardım. Artık gezme vaktiydi, dünyaya açılma vakti; ne kazandımsa hepsini yurt dışı gezileri için harcadım. Üniversitedeyken “Kadıköy’e bile inmeye param olmadığı zamanlar”ı yaşamış ben, artık bir geceliğine bile olsun hafta sonu tatili için Viyana’ya gidiyordum misal, Frankfurt’a gidiyordum, Saraybosna’da bir bodrum katında kalıyordum bazen, bazen Fransa’da bir şatoda kutluyordum doğum günümü; hayatı her yönüyle, her şeyiyle yaşamayı seviyordum çünkü. Şöyle hızlıca bir sayıyorum da, bugüne kadar elliden fazla şehir gezmişim Avrupa ve Kuzey Amerika’da; bu bile ne kadar güzel bir hayat yaşadığımı göstermez mi? Sadece sayı değil güzel olan, her biri ayrı ayrı özel, her biri “en güzel” nice tatiller, nice geziler nasip oldu bana. Yolum da güzeldi yol arkadaşım da.

Sonra bir gün anladım ki doğum büyüdüğüm topraklar, İstanbul yetmiyordu bana nefes alıp verebilmem için; nedenlerini saysam sayfalar sürecek konular yüzünden gözüme yurt dışında yaşamayı kestirdim; onun hikayesini bir gün uzun uzun anlatırım; sonuçta o oldu, bu oldu, şu oldu; kendimi Paris’te yaşarken buldum işte.

İstanbul’dayken diyordum “bari kırk yaşıma başka bir ülkede yaşıyorken gireyim...” O da oldu bak, hayat bana daha ne yapsın?

Şimdi hayatımın en güzel dönemini yaşadığım demlerimdeyim. “Kırk oldun” diyorlar bana, oldum çok şükür; iyisiyle kötüsüyle ama hep mutlu kırk güzel sene geçirdim. Nazar değse İngiltere kraliçesine değer zaten, hem inanmayana nazar da değmezmiş; o yüzden rahatlıkla söyleyebiliyorum ki bu dünyanın en şanslı insanlarından biriyim. Hep sevdim, hep sevildim.

Bundan sonrası ne olur bilinmez; kim bilebilir ki geleceği; bilse eline ne geçer ki? Her ne olursa önümüzdeki günlerde, ömrümüz varsa yıllarda, her şeye hazırım. Dolu dolu yaşadım; elimden geldiğince neyi istedimse onu yaptım. Keşkelerim olmadı hiç, çünkü biliyordum ki ne olmuşsa olması gerektiği için olmuştu, ne olmamışsa beni bu güne hazırlamak için olmamıştı. Şimdi bu gündeyim: 10 Aralık 2012, Paris’teyim. Doğru zamanda doğru yerde doğru hayatı yaşamanın iç huzurundayım. Dünyayla barışık, varoluşuyla barışık bir alemdeyim. Biliyorum aslında hayatın gerçeklerini; acımasızlığını, ikiyüzlülüğünü, eşitsizliğini; hem de iliklerime kadar hissediyorum. Elimden geldiğince direniyor, elimden geldiğince doğrularımla yaşamaya çalışıyorum. Kuru bir polyannacılık değil benimkisi. Sevgi pıtırcığı bir hayat hiç değil. Evet bu hayatı seviyorum ama seçme şansım olsaydı inanın yaşamak seçeneğini en başından beri seçmezdim; hiç gerek yoktu bu saçma düzende savaş vermeye çünki. Ama madem geldim, dibine kadar yaşarım, hakkım olan nefesleri söke söke alırım. Başkaları için yaşamakla kendim için var olmanın altın ortasını keşfettiğim günden beri buldu dengesini her şey. Nasıl güzel, nasıl dingin.

Sözün özü dostlar bugün kırk oldum ben; yolun yarısıdır, başıdır sonudur bilmem. İnsan kırk yılda bir yazabilir böyle bir şey, insan kırk yılda bir aşık olabilir.

Ben hayatta bir kez aşık oldum ve hep o aşkımı sevdim.

Şimdi kırk yaşımdayım, bu kırk yılın her biri için tek tek teşekkür ederim.

KATKIDA BULUNANLAR

Fotoğrafım

Paris'te bir İstanbullu.
Herkes kadar aynı herkes kadar özel biri.
Okur, yazar, çizer, gezer, düşünür; anlamaya çalışır.
ekşisözlük/masseur
instagram/medigo

Pariste.Net

BİLGİ VE TEŞEKKÜR

TAKİP EDENLER

İLETİŞİM FORMU

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Powered by Blogger.